Film Eleştiri: What the Bleep Do We Know? "Bilmesemde olurmuş"

Şans eseri, daha önce içeriği hakkında fikrim olmayan bu belgeseli seyretme fırsatım oldu. Başında, bu aralar sinsice ilgi alanıma giren kuantum fiziğiyle ilgili olduğunu görüp sevindim.

Belgeseli seyrederken sinirlendim. "Yahu, bu anlattıkları bana safsata gibi geliyor ama bir sürü bilim adamı konuşuyor. Bir sürü şeyi yanlış biliyormuşum demek ki" diye düşündüm.

Sabırla, sonuna kadar (2ye bölüp izleyebildim), bazen az da olsa mantıklı gelebilecek bir sürü hoşuma gitmeyen fikri sindirmeye çalışarak seyrettim.

Belgeselin sonunda, ki belgesel iyiden iyiye Secret (Sır)'a döndükten sonra - benden binbir şeyi binbir şekilde daha iyi bilen bilim adamlarının kimlikleri teker teker açıklandı. Aa! Ne göreyim, bilim adamı sandığım kuantum fiziği ile ilgili atıp tutan kişilerin bir çoğu teolojist, filmi sponsore eden dernek "Ramtha'nın aydınlanma okulu", belgesel boyunca en çok konuşan kadın okulun kurucusu - belgesel amacı da bilim ve ruhanilik arası metafizik bir köprü kurmak olduğu ortaya çıktı!

Nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Bir an, "Yahu bir sürü kuantum fizikcisi, bu kadar saçma sapan şeyler söylüyorsa bir yerlerde çok feci çuvallamışım" diye düşünmedim değil. Derin bir nefes aldım.

Wiki'ye girdim, Amazon'a girdim. Belgeselin, bilimi yanlış gösterdiğini, sözdebilim olduğunu, kuantum mistisizmi olduğunu okudukça rahatladım.

Şimdi, planım, bilgi yetersizliğim nedeniyle yeterli ahkam kesemediğim ve oyuna geleyazdığım kuantum fiziğini etraflıca öğrenmek. Ortalama bir insanın bilim hakkında yetersiz olan görüşlerini saptırmaya çalışan Ramtha Ruhanilik Okulunu kınıyorum. :)

Aman sakın seyretmeyin. Yerine Secret'i okuyun. Onu da boşverin, kendinizle barışın olsun bitsin. Kendinizle barışmak için kuantum fiziğine ihtiyaç duymanıza gerek yok. Ya da belgeseli seyredip gaza gelip "Ben de tanrıymışım! Hepimiz tanrıymışız!" diye etrafta koşturmanıza da gerek yok.

Manyaklar İçin Tedavi V - "Kuantum Manyaklıkları"

Pek sevilen yazı dizisi Manyaklar İçin Tedavi, sizi manyak yapan düşünce bozukluklarının neler olduğu hususuda didaktik açıklamaları sürdürüyor. Ama unutmayın, içinden bolca alıntı yaptığım "İyi Hissetmek" kitabını D&Rlardan satın alabilirsiniz...

Olumluyu Geçersiz Kılmak

Depresif kişilerin başlarına gelen olumlu olayları zihinsel filtrelerle yok varsaydığını daha önceki derslerimizde görmüştük. Ancak, biz manyaklar bununla tabii yetinmeyiz! Başımıza gelen olumlu olayları GEÇERSİZ kılarız. Akıllıca ve çabucak bir manevrayla olumlu olayları karabasana çeviririz.

Mesela, size birisi "bugün çok güzelsin" dediğinde hemen kibar olmaya çalışıyor, kesin bir şey isteyecek diye düşünürsünüz. "afferim, çok iyi iş becermişsin" diyen kişiye karşı, demek ki daha önce yaptıklarımdan memnun değilmiş diye düşünüverirsiniz.

Bu delice düşünceyi alçakgönüllülükle sakın karıştırmayın! Bu daha çok kendinizi ikinci sınıf görmeniz, içten içe kendinizi başarısız bulmanızla alakalıdır.

Olumsuz bir şey yaşadığınızda manyakça mutlu olursunuz çünkü kendi içinizde, kendinizi beğenmemeniz perçinlenmiştir. Olumlu bir şey olduğunda ise, bunu hemen geçersiz kılarsınız, çünkü başınıza gelen iyi şeyler kötü gidecek olan şeylerin işaretidir. Ne de olsa, bütün kötülükler sizin başınıza gelir! Dünya size komplo kuruyordur, herkes sürekli sizi nasıl alt edeceğini düşünüyordur. Bir tek siz problemlisinizdir. Yuh be.

Bir sonraki dersimizde biz manyakların en sevdiğim özelliği "Sonuçlara Atlamak" konusunda ahkam keseceğim.

Mekan Eleştiri: Dükkan "Etmani"

Şirketçe öğle yemeğine, Dükkan'a gittik.

Dükkan bir ET lokantası. Ancak o derece ki, sadece ve sadece kırmızı et var. Başlangıçta et var, ana yemekte et var. Tatlı olarak ise sadece kızarmış ananas var.

Dananın neresini yemek istediğinizi bir dana haritasından seçiyorsunuz. Dana çeşidi seçiyorsunuz.. Yok efendim, çiftleşmemiş dana, 14 gün bekletilmiş dana, sebzeyle beslenmiş dana gibi.

Yeri, en fantastik yeri. Armutluda gecekondular arasında, bir elektrik trafosunun yanında. Derme çatma bir binada, Türkiye'de yiyebileceğiniz en pahalı dana etini yiyorsunuz. T-Bone mu istediniz? 75 milyon lira.

Dükkan'ın içinde, sadece 3-5 tane masa var, esas olarak eti, telefonla sipariş ediyorsunuz.

Gerçekten kırmızı ete aşıksanız, Dükkan'a uğramanız gerekiyor. Yediğiniz et, başka hiç bir şeye benzemiyor.

Mekan Eleştiri: Kahveciler - Bölüm II

Şu an bir şekilde feci sarhoşum. Ancak, bir önceki yazımda "Yarın" dediğim için bu 2. bölümü sızmadan önce yazmak zorunda hissettim. Tabii, "Yarın" yazınca şunu da farkettim ki, yazıyı yarın okuyanlar için orada gözüken yarın, her zaman bir gün sonra olacak. Bu bağlamda, esasında bu yazıyı herhangi bir gün yazabilirim.

Nero

Yeni yeni piyasaya girdi, bildiğim kadarıyla markayı getiren Starbucks'ın Türkiye'de sahibi Shaya'nın eski genel müdürü.

  • Mekan: Sadece İstinyePark şubesine gittim. Mekanı kalabalık gruplar için sıkışık geldi. Ancak 2 kişiyseniz sorun yok. Burası da self servis. Starbuck'sdan biraz daha hızlı. Ancak EN İYİ yanı fiyatı! Çok ama ÇOK ucuz.
  • Yiyecek: Çorba içebiliyorsunuz! Evet, karton kutularda hazır çorbaları var. Tatlı çeşitleri oldukça zengin - ayrıca kahve yanında alabileceğiniz küçük tatlı seçenekleri çok şirin.
  • Espresso: Herhangi bir diğer kahvecinin YARI fiyatı. Duble espressoyla normalinin arasında 50 kuruş fark var. Litrelerce içilebilir.
  • Filtre Kahve: Ben içmedim, Gloria'dan daha iyi olduğu söylendi.
  • Soğuk İçecek: Bence EN İYİ yanı. Çeşitli milk shakeler var, Naneli bir milkshake var ki favorim. İşin güzelliği önceden hazır bu içeçecekleri kendiniz alıp kasaya götürüyosunuz, onlarda buz katıp hazırlıyorlar. Bu yüzden servisi süper hızlı oluyor. Naneliyi n'olur deneyin.

Cafe Crown

  • Mekan: Etiler şubesi çok ihtişamlı. Ancak sağında solunda Starbuck's, Gloria, Mado var. Dolasıyla güme gidiyor.
  • Yiyecek: EN İYİ kısmı, rahatlıkla öğle yemeği yiyebilirsiniz. Ayrıca çeşitli pastaları var. Türk işi olduğu açıkça belli.
  • Espresso: Kendine has bir tadı var. Bunu bir arkadaşım demişti, Cafe Crown'un kendine has bir tadı var. Ya beğenirsiniz, ya da nefret edersiniz.

Robert's

  • Mekan: Çok fazla şubesi yok. Ataköy Atrium'da gittim. Masanıza servis yapılıyor, sıcak bir atmosferi var.

  • Soğuk İçecek: Burada diğerlerinden ayrılıyor. EN İYİ yanı bu. Gerekli kahveli gerek kahvesiz soğuk içecek çeşitlerini hepsi birbirinden enfes. Hepsini sırayla denemeyi planlıyorum. Meyveli çeşitleri başka yerde yok.

Barnie's

Demin ayılmak için espressomu burada içtim bu yüzden tam puan :)

  • Mekan: Yine az yerde var. Capacity'deki çok ama çok başarılı. Gerek servisi, gerek cana yakın garsonları, gerek 11'e kadar açık olmasıyla EN İYİ yanı. Geniş, ferah ve güzel dekore edilmiş. Bir köşede 3 tane dev ekran Macintosh var. Kahvenizi içerken surf edesiniz diye. Buraya uğrayın.
  • Espresso: Hafif içimli, kurabasiyle beraber geliyor ancak suyu ekstradan istemek gerekiyor.
  • Yiyecek: Öğle yemeği için menüsü bile var. Wrapleri var, şirket çalışanları çekmek için öğleye özel kampanyaları var. İdeal.
  • Filtre Kahve: Dünya kahve çeşitleri mevcut. Bunun yanında çok çeşitli çayları da var. Zaten tam adı Barnie's Coffee & Tea Company.
  • Soğuk İçecek: Çok başarılı değil. Gloria çeşitlerini andırıyor ama onlar kadar güzel değiller. Ancaaak Coca Cola satıyorlar!!! Evet, bir kahveci Coca Cola satıyor.

Mekan Eleştiri: Kahveciler - Bölüm I

Ben 2 sene öncesine kadar HİÇ kahve içmezdim. Bu yaşıma kadar kahve içmeden geldim. Meğer sadece Nescafe sevmiyormuşum! Türkiye'de N adet kahveci açıldığında önce soğuk ve kahvesiz içeceklerle şansımı denedim, oradan soğuk kahveli içeceklere, oradan espressoya ve nihayetinde filtre kahveye geçtim.

Bugünlerde kahve içmeden 1 günüm geçmiyor (ki en sonunda eve espresso makinesi aldım)

Şimdi, büyük burnumla, çok eksperiymişim gibi kahve mekanlarını eleştirmeye kalkıyorum. Yuh.

  • Starbucks
  • Gloria's
  • Nero
  • Cafe Crown
  • Robert's
  • Barnie's
  • Kahve Dünyası
  • John's Coffee World
  • Kek's (Schlotzsky's)
Bu saydıklarımı, benim ilgimi çeken Mekan, Yiyecek, Espresso, Filtre Kahve, Soğuk İçecek subjektif kriterleriyle eleştireceğim.

Saymadıklarım ama kayda değenler arasında Tchibo var.

Starbucks

  • Mekan: Kahveci konsepti Türkiye'de Starbucks'la oturdu. Rahat koltuklar, koyu renk mekan tasarımı. Bence eksileri self servis olması ve sıra karmaşası. En başarılı dükkanı olarak FlyInn'i seçerim.
  • Yiyecek: Öğle yemeğimi Starbucks'da yemem. Tuzlu çeşitleri karnımı doyurmazken, tatlı çeşitlerinden Brownie'sinin üzerine tanımam.
  • Espresso: Starbucks'ın EN KÖTÜ yanı espressosu. Kötü yapan ise aksi söylenmedikçe kağıt bardakta espresso vermeleri. Silindir espresso bardağıda öyle matah değil. Tadı da çok iyi değil.
  • Filtre Kahve: Starbucks'in EN İYİ yanı filtre kahvesi. Eve, işe kahveyi sadece Starbucks'dan alırım. Kenya AA'nın üzerine tanımam.
  • Soğuk İçecek: Meyveli çeşitlerini sevmiyorum. Kahve çeşitlerinde default kremalı olması kötü. Yazın Starbucks'a soğuk kahve için gitmek beni heyecanlandırmıyor.
Gloria's
  • Mekan: Sanırım Türkiye'de açılan İLK modern kahveci zinciri. İlk şubeside Mydonose Showland. Starbuck'ın Türkiye'de azılı rakibi. En büyük farkı ise self servis olmaması. Çoğu zaman sırf bu yüzden tercih ederim. En başarılı dükkanı olarak Etiler'i seçerim.
  • Yiyecek: EN KÖTÜ yanı. Geçen seneye kadar kahvaltı ve öğle yemeği için tercih ederdim. Tostlarının yanında taze biber ve domates gelirdi. Bunlar cipse döndü. Yemek çeşitleri daraldı. Tatlıları hiç bir zaman güzel olamadı. Artık Gloria's da yemek yemiyorum.
  • Espresso: EN İYİ yanı. Gitmişsem %90 espresso içiyorum - hem de duble. Gerek presentasyonu, gerek yanında kurabiyesi ve hiç bir zaman unutulmayan bir bardak suyuyla espressonun adresi.
  • Filtre Kahve: Burada tercih etmiyorum. Ender olarak içtiğimde ise Starbucks'ın kahvelerini daha beğendiğimi hatırlıyorum.
  • Soğuk İçecek: Sürekli yeni çeşitler çıkması, yenilikler denenmesini takdirle karşılıyorum. Özellikle bir dönem favorim Voltage. Yaz aylarında ise meyveli içecekleri gerçekten herşeye değiyor.
Yarın: Nero, Cafe Crown, Robert's.

Muscuts! Logoda gördüğünüz tipin çizeri

Muscuts!

Bir arkadaşım, herhangi gönderdiğiniz vesikalığı, logomda gördüğünüz şekle sokan bir site açtı.

Size benzeyen bir muscutunuz olsun isterseniz, tıklayın. İstemesenizde bazı popüler kültür simalarının hallerini görmek için deneyebilirsiniz.

Manyaklar İçin Tedavi Bölüm IV - "Kötü Huylar"

Bugün normalden biraz daha depresyon hakim. Bu yüzden sizlere 1 değil 2 depresyonist düşünce sunacağım:

Aşırı Genelleme
Reddedilme, yaptığınızda başarısız olma, kötü bir not alma, işlerin rastgitmemesi acıdır ve hayal kırıklığı yaratır. Ancak başınıza olumsuz bir olay geldiğinde sürekli benzer olayların başınıza geleceğini düşünmeniz hem canınızı daha çok acıtır, hem de manyakçadır.

Bir yarışı kazanamadığınzda, hiç bir yarışı kazanamayacağınızı düşünmek, kırmızı ışığa yakalandığınızda hep kırmızı ışığa yakalandığınızı düşünmek, hasta olduğunuzda iki de bir hasta olduğunuzu düşünmeniz, reddedildiğinizde sizi herkesin reddeceğini düşünmeniz "aşırı genelleme"dir.

Hayal kırıklığıyla, aşırı genellemeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Tek bir olumsuzluk, hiç bitmeyecek bir başarısızlık değildir. Delirmeyin.

Bir sonraki trafik ışığında yeşil yanar ve geçerseniz, HER ışıkta kırmızıya yakalanmadığınızın kanıtıdır. Ama biz manyaklar nedense olumlu şeyleri hatırlamakta güçlük çekeriz.

Zihinsel Filtre
Bir başka adı "Seçiçi odaklanma" olan bu depresyonist düşünce, yaşadığınız bir olaydaki olumsuz bir detaya odaklanıp, iyi olan herşeyi atlamanız demektir.

Bu da manyakça bir düşünce bozukluğudur. Özellikle lise yıllarında ineklerde bolca görülür - 100 soruda 4 yanlış yaparlar. O 4 soruyu yapamadıkları için üniversiteyi kazanamayacaklarını, daha çok çalışmaları gerektiğini düşünür ve ağlarlar. Oysa sınıfın en iyi kağıdıdır o. Bu durumda yapılacak doğru hareket bu arkadaşın kafasını tutup duvara vurarak kendine getirmek olmalıdır.

Depresyondayken, olumlu şeyleri filtreleyen bir gözlük takmış gibi olursunuz. Aklınıza takılan herşey sadece olumsuz olanlardır. Camdan dışarı bakarsınız ve birbiriyle kavga eden 2 insan görürsünüz - bir kaç adım ötede yaşlı bir kadını karşıdan karşıya geçiren çocukların farkına varmazsınız.

Şunu düşünün, gün içinde başınıza hem olumlu hem olumsuz bir sürü şey gelir - ancak biz manyaklar zihinsel filtrelerimiz sayesinde sadece başımıza gelen olumsuz şeyleri görürüz. Bu da depresyonumuzda daha ileriye gitmemize olanak tanır :)

Mekan Eleştiri: Wagamama "Japonya'dan babam çıksa yerim"

Yurtdışına çıkıldığında herkesin gündelik hayatta yapmadığı "yurt dışı alışkanlıkları" su yüzüne çıkar. Mesela ben, yurt dışında, sürekli yemek yerim. Ancak, normal bildiğiniz tarz yemek değil - oraya özel, burada olmayan ne varsa onu yerim. Bu illa bir restoran olmak zorunda da değil - en zevk aldığım şey bir markete gidip, ismini cismini beğendiğim ve özellikle ne oldukları konusunda hiç bir fikrim olmayan her tür aburcuburu almak, mide fesatı geçirene kadar onları yemek, içmektir.

Bence yemek konusunda 2 tip insan vardır. Güvenlikçiler ve maceracılar.

  • Güvenlikçiler: Analarının karnından çıktıklarından beri hep aynı şeyleri yiyenler. Menüye bakıp, hayatları boyunca ne yemişlerse aynısını sipariş edenler. Menüde sevdikleri şeyin aynısı yoksa veya bir varyantı varsa restoranı sevmeyip kaçanlar.
  • Maceracılar: Sürekli daha önce tatmadıkları şeyleri yiyip, hayatlarının keşfini yapacaklarını umanlar. Menüye bakıp, daha önce yemedikleri bir şey bulduklarında onu sipariş edenler. Menüde farklı bir şey yoksa veya farklı şeyin varyantını yemişlerse restoranı sevmeyip kaçanlar.
Ben yemek konusunda maceraperestim.

Kanyon'un açıldığı gün oradaydım. İlk tercihim Wagamama olmuştu. Aylin'le beraber "aha japon restoranı! Sushi dışında ne yiyolarrr!!" diye heyecanla girmiştik. Hınca hınç doluydu.

İlk problem, oturuş tarzı olarak belirdi. Sevimli japonlar, kalabalık olduklarından dolayı sanırım, bilemeyip birbirini tanımayan insanların da aynı masada oturabileceklerini düşünmüşlerdi. Bir nevi okul yemekhanesi şeklinde ince uzun masalarda tanımadığınız insanların arasına oturuyordunuz.

Aman allahım! Kanyon'a gelen irili ufaklı sosyetik bireyler nasıl olurda tanımadıkları insanlarla iç içe yemek yerlerdi, kendilerini rahat bıraktıkları anda tanımadıkları birilerinin tenlerine, elbiselerine değeceklerdi!

1er noodle çorbası istedik, havuç suyu istedik. Garson kağıt servislerimizin üzerine numaralar karalayıp gitti. Siparişlerimiz karışmasın diye, kolay olsun diye önümüzdeki kağıt servislere yazılıyordu.

Beklerken, sıra arkadaşlarıma kulak kabarttım:
"Vıyyy bu ney! Bunun yarısı fiyata burger king'e gidip doyardım!"
"La suyun içine makarna atıp getiroylar!"
"Ana! Ana yemek bu mu!"

Ben keyifle tofularımı noodle'larımı yiyip, afişlerde gördüğüm şekliyle yemek kasesini ağzıma dayama suretiyle suyunu da içtim. Beğendim, hoşlandım.

Bu hafta 2. kere Wagamama'ya yolum düştü. Tek başımaydım ve kalabalık değildi. Koca sıraya yanlızca ben oturdum. Yine adını bilmediğim ne olduğunu en anlamadığım şeyleri istedim.

Bu sefer şansıma; tofularla, soğanlarla dolu bir çeşit pilav ki porsiyon dev gibiydi ve haşlanmış, soya sosuyla gelen tavuklu çin mantısı çıktı.

Küçük bir hesapla 10-20 kere daha gidersem her tür fantastik yemeği 1 kere tatma şansım olacak.

Yemek tarzınız maceraperestse, hemen tercih edin. Gördüğüm kadarıyla yemek sepeti'nde de varlar, ayrıca İstiklal'de de şubelerini açmışlar.

Film Eleştiri: Bank Job "2 filim birden"


1. Artık her filmde Jason Statham oynuyor.
2. İngiliz filmlerini genel olarak seviyorum.
3. İki yarısı da başka bir film olabilir: ilk yarı banka soygunu, ikinci yarı şantaj filmi.
4. Filmin baş aktristi, Saffron Burrows, şaşırtıcı derecede Demet Akbağ'a benziyor.
5. Film gerçek bir olayı konu alıyor - dünyadaki en büyük maddi zarara yol açan soygunlardan birini.
6. İki film olabileceği için; banka soygunu ve şantaj, ikisinde de çok başarılı değil.

Bir eleştiri demiş ki, Oceans 11'ın konusu da olan versiyonu. :)

Hollywood vari aksiyon sevmiyorsanız, gidin derim.

Film Eleştiri: Juno "Buna n'olur gidin"

Filmin ana mesajı nedir bilmiyorum ama 100 üzerinden 104 veriyorum.

Bu film için eleştirecek herhangi bir şey yazamıyorum. Gidip seyretmenizi istiyorum.

Ben filmin mesajının şu olduğunu düşünüyorum: Başınıza ne gelirse gelsin, kararlarınız ne olursa olsun, kendiniz ve etrafınız olumlu olmaya devam ederse mutlu olursunuz.

Filmden mutlu ayrıldım. Bu da bana yeter.

Mekan eleştiri: Gold Bilgisayar + Metroport "iRezil"

Aylin'le Ataköy tarafında bir haftasonu geçiriyorum. Alışveriş planımın içinde:

  • Mohaç'ın (MoDOLOG girişindeki avatarımın çizeridir) önerisiyle "Sakin" grubunun CDsini almak.
  • Çağdaş'ın önerisiyle Wii için component kablo almak. Smah Brawl için hazırlık Gamecube controller almak.
  • Richard Dawkings'in önerisiyle "A for Andromeda" bilim kurgu kitabını bulmak.
  • Epson printer için siyah kartuş almak.
  • CDR almak.

Kahvaltıdan sonra, Aylin Metroport isimli yeni açılan alışveriş merkezini görmek istedi. Çok yakınında bir Gold Bilgisayar olduğu için bir taşla 2 kuş olacaktı. Gittik.

Gold Bahçelievler'in otopark sorunu yok. Ancak genelde arabalar çıkıştan giriyor, girişten çıkıyor. Diğer herşeyi sorunlu:

  • En üst katta güya bir cafe ve kitapçı var. Ancak alışveriş yatığınız eşyalarla üst kata çıkarsanız alarmlar ötüyor. Güvensizlik diz boyu. Kitapçıda, müzik raflarnda kitaplar, kitap raflarında müzikler, bilim kurgu raflarında Türk edibiyatı kitapları duruyor. Güncel hiç bir kitap yok. Tuvaletleri iğrenç ötesi, mide bulandırıcı. Kafeteryası orta okul kafeteryası düzeninde ve içeriğinde.
  • En alt katta, ev eşyaları ve home theater sistemleri var. HD-DVD satıyorlar! Anfileri yok. Türbanlı kadınlar, DVD player ile VCD player alıyorlar.
  • Kafeteryanın alt katında bilgisayar oyunları ve konsollar var. Gamecube controller buldum. Elime alınca uzaktan biri bağırdı: "Onnar Wii alırsa veriloy. Alamassın." Bu saygısıza kafa atmak istedim. Yine de usulca, tek başına alıp alamayacağımı sordum. "Onnar bilgisayarlan veriloy" diye beni azarladı. "Ühühühühühüh" dedim kaçtım korkup.
  • En başarılı katı - genel geçer bilgisayar sarf malzemesi katı. Orada da boş bir alabalık ucuz kulaklık alıyor. 5 kişiden 3 ü bilgisayarları ilk defa görüyor ki bunlar en son geçen yıl yıkanmış, 2 si türbanıyla uyumlu kulaklık arıyor.
  • Kasadan çıkınca, alarmları çıkartmak için ayrı bir masa var. Orada sıra var, en güçlü olan ve en cahil olan gücüyle öne geçiyor. Başaran alarmı çıkarttırıyor. Bir hapishane havası hakim, alışveriş yapanlara potansiyel hırsız muhamelesi yapılıyor.

Sadece CDR ve Epson kartuş bulabildim.

Metroport'a gittik. Açılışı geçen ay yapılmış ama inşaatı bitmemiş. Alışveriş merkezi ile aynı binada hastane var. Hastanenin girişi - alışveriş merkezinin çıkışı. Allah korusun, bu hastaye düşmeyelim.

Otoparkı evinizden biraz daha geniş. Ama bildiğiniz ev tasarımına sahip. Arada anlamsız, sütunlar yükseliyor. Her bir sütuna da çarpılmış. Oto yıkama giriş katına konduğu için yıkamada bekleyen arabalarla giren arabalar birbirlerine karışıyor. İçeride inşaat sürüyor.

Giriş otopark katında asansör önünde beklemeyin - o kata uğramıyormuş, bir süre sonra güvenlik görevlisi gelip söyledi.

İçeride dünyanın en küçük starbucks'ı var. Karşısında henüz açılmamış başka bir cafe var. Uyduruk palyaçoların, türbanlı hanımların "ekikiki" diye gülen çocuklarına vak vak dansı yaptırdığı bir platform var. Dairesel bir yapı; iniş merdiveni en solda, çıkış merdiveni en sağda. En üst kata çıkmak için TÜM alışveriş merkezini dolaşmanız gerekiyor. Başka yolu yok. Bu dahiyane fikri bulan kişinin alnından öpmek lazım. Kötü bir japon RPGsi leveli gibi. En üst kata çıkana kadar 30-40 random encountera maruz kalırsınız.

Yaşasın ki - vak vak yapan çocukların arasından geçmek zorunda olacağımızı farkedince kabus gördüğümüzü anlayıp, arkamıza bakmadan kaçıp mafya babalarının arabalarının başında beklediği otoparka inip kaçtık.

Bu bahsettiğim 2 yere SAKIN gitmeyin. N'olur.

Oyun Eleştiri: XBox360 Devil May Cry 4 "Filmini yapsınlar başrolde Sawyer oynasın"

Devil May Cry 4, Xbox360 ve PS3'de eş zamanlı çıktı. 2 versiyon 1e1 aynı. PS3 versiyonunda hard diske yarım saat yükleme yapıyor, Xbox versiyonu hiç bir şey kurmadan çalışıyor.

PS2'de ilk Devil May Cry'i hatırlarım. 2 arkadaşımla bir akşam diskini takmış - oyun bittiğinde sabah karşı başından kalkmıştık. Bol bol, "oha, çüş, süper.. enfes, wow" demiştik. O dönem, bu oyun yeni bir oyun standartı ve belki de türü yaratmıştı.

Aradan geçen yıllarda, DMC'yi (Devil May Cry) "God of War" sürklase etti.

Şimdi yeni bir nesil, yeni konsollor ve bu yeni konsollarda God Of War eksikliği varken, Devil May Cry 4 geldi.

Enfes cutscene'ler, müthiş grafikler, çok başarılı bir renk paleti, güzel bir rock müziği eşliğinde - yakından bakmadıkça DMC kahramanı yarı demon Dante'yi andıran bir genci yönlendiriyoruz. Oyun, Dante ile savaşarak başlıyor. Bir kuşak çatışması.

DMC God of War'dan kendine bir çok şey katmış. Özellikle bölüm sonu canavarı (!) savaşları şahane. Ekranda, gerçeküstü canavarlarla döğüşürken gerçekten zevk alıyorsunuz.

Eleştirilebilecek yerlerde ise, enfes cutscene'lerin sürekli oyunu kesmesi ve aksiyonu yavaşlatması - bazı yaratık tasarımları - odadan odaya geçerken bir süre sonra gıçık olduğunuz geçiş efektini sayabiliriz.

Kısaca, DMC 4'ü konsola takın ve hiç kasmadan sadece zevkine varın. Kısa da olduğu düşünülürse 1 haftalık iyi bir aksiyon olarak düşünülebilir.

ps. Eğer filmi çekilecek olursa, Lost'un Sawyer'ini Dante'yi oynaması için aday gösteriyorum.

Film Eleştiri: Spiderwick Chronicles "Fantazi işinde para varmış"

Yüzyıllar sonra apple faresi ile buluştuk. Cafe Nero'da kahve içip hararetli bir şekilde interneti tartıştık. (şu karşıda gördüğümüz footlocker firmasına web sitesi yapsan ne olur, yapmasan ne olur - web işi yapacaksan kurumsal bir site değil, web projesi yapacaksın - yeni bir web tasarımcısı kurumsal site yapsa ne farkeder, profesyoneli yapsa ne farkeder - insert routine web based anonymous thought - üç beş küçük kurumsal site yapacağına bütün yıl 1 adet büyük web işi yapsan daha iyi olmaz mı)

O kahve benim şu kahve senin, laf lafı şu o veya bu şekilde açarken sinema saati geldiğini farketmemizle birlikte biletimizi de kaybettiğimizi farkettik. Elimizde sadece (şans eseri) kredi kartı slibimiz vardı.

Kasiyere koşturduk. El ve kol hareketleriyle destekli olarak biletimizi kaybettiğimizi F 7-8 sırasına bilet aldığımıza yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Kasiyer, tüm sevimsizliğiyle "İkna olsam bile yetkim yok" dedi, bir alt kata bizi "ofis"e gönderdi.

"Ofis"e geldiğimizde görevli arkadaşa: Biletimizi kaybettiğimizi E 5-6 sırasına bilet aldığımıza
yemin ediyor olduğumuzu anlatıp, kart slibini matah bir belge olarak göstermeye yeltendik. Görevli, "Lütfen bir süre burada bekleyin" diyerek "ofis" in karanlığında kayboldu.

Bir süre sonra, "Filme bilet alan sadece 2 kişi var zaten, size inanıyorum" dedi.

Salona yürüdük.

Salona geldiğimizde yer göstericiye: Biletimizi kaybettiğimizi G 8-9 sırasına bilet aldığımıza... "Salon boş buyrun" dedi ve içeri girdik.

Boş salonda utanmadan telefonlarımızın sesini bile kapamadık.

Birbirimize iPhone ve iTouch'larımızı gösterip, browserlarımızda aynı blogun aynı haberini açık bulduğumuzda filmin 5-6 dakika önce başlamış olduğunu gördük ve konsantre olmaya çalıştık.

Film standart bir Narnia/Golden Compass benzeri. Narnia'dan kat kat güzel, Golden Compass (eksi Nicole Kidman) dan güzel. Golden Compass (artı Nicole Kidman)'a eşit.

Bana biraz Goonies'i andırdı.

Sorunlu küçük çocuk ve ona kıl olan kardeşleri perilerin özelliklerini deşifre eden ve standart kötü yaratık tarafından elbetteki ele geçirilmek istenen kitabı bulurlar. Kitabı korurlar, kötü yaratığı alt ederler mutlu olurlar. Olaylar gelişir.

Filmde 2 tane müthiş eğlenceli peri (ev cini ve hobgoblin) var. 2 tane Warcraft severlerin hoşuna gidecek sahne var. 30 saniye Nick Nolte var.

Lord of the Rings'den çok, Narnia/Golden Compass az çok zevk almışsanız gidin.

Manyaklar İçin Tedavi Bölüm III - "Hep ya da hiç"

Depresyonist düşüncenin ilki, "Hep ya da hiç" çarpıtması, "kişisel özelliklerinizi siyah ya da beyaz gibi uç noktalarda görmeniz" demektir.

Hiç kimse bütünüyle zeki veya bütünüyle aptal değildir.

Hiç kimse her şeyiyle çekici ya da tamamiyle çirkin değildir.

Hiç kimse bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü değildir.

Hata yapmak sizi bütünüyle değersiz, başarısız, yetersiz yapmaz.

Hep ya da hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin temelini oluşturur. Mükemmeliyetçilik, sizi kızgınlığa götürür, kızgınlık nefrete, nefret acıya - acı da sizi karanlık tarafa götürür.

Şunu düşünün, en mükemmel geometrik şekiller sadece TEORİDE vardır. Hiç bir üçgen mükemmel üçgen değildir - her duvar az da olsa çarpıktır - her zeminde az da olsa pislik vardır.

10 depresyonist düşüncenin ilkine sahipseniz, yaptıklarınız sizi hiç bir zaman tatmin etmez, iç huzuru kaçırırsınız. Depresyona doğru gidersiniz. Hata yapmayı ÖĞRENİN! Hata yapınca kendinizi cezalandırmayın. Moralinizi yerle bir etmeyin. "Ben hiç hata yapmam" demeyin, kendinizi bu yükün altına sakın sokmayın.

(Yazıdaki ana fikir "İyi Hissetmek" kitabından alınmıştır)

Oyun Eleştiri: Wii - Super Mario Galaxy "Başım dönüyor!"

Wii oynamayalı epey olmuştu. Bir süre içinden çıkan paketle yetinip cihazı tozlu bir köşeye kaldırmıştım. Daha önce bahsettiğim Super Smash Brawl için heyecan duyduğumdan dolayı Brawl'ın PAL versiyonu çıkana kadar biraz Wii pratiği yapayım diye ofisten kimsenin dilinden düşmeyen Super Mario Galaxy'e şans vereyim dedim.

Wii'nin bu kadar zevkli bu kadar hasta bir konsol olduğunu unutmuşum.

Oyunun CDsini Wii'ye koyduktan 3-4 saat sonra başından kalktım. Tuvalete doğru yürürken - yalpaladığımı, dik bir çizgi halinde yürüyemediğimi fark ettim.

Nintendo yine yapacağını yapmıştı. Dünyanın en saçma karakteri Mario, neden evrenin en başarılı video oyun karakteri olduğunu bu sefer de Wii'de kanıtladı. Her yeni Nintendo konsolu için Mario, en iyi oyun. Gözü kapalı alabilirsiniz.

Oyun tek kelimeyle baş döndürücü. Şu ana kadar oynadığım EN İYİ platform oyunu.

Kontroller, Wii'nin ne kadar iyi bir konsol olduğunu gösteriyor. Nunchuk'la yürürken, Remote'la zıplıyor - kendi ekseniniz etrafında dönüyor ve yıldız parçaları topluyorsunuz. Eğer oyunu 2 kişi oynuyorsanız - ki kesinlikle tavsiye ederim - arkadaşınız yıldız parçalarını toplayıp, sizi daha yükseğe zıplatmak gibi yardımcı işleri üstleniyor. Tek kişilik bir oyun daha akılcı bir şekilde 2 kişinin zevk alacağı hale getirilemezdi.

Oyun oldukça geniş: 42 adet gezegen - 120 adet bölüm var. 120 bölümü simgeleyen yıldızları topladığınızda Luigi ile oynama şansına sahipsiniz (ki ben onu Mario'dan daha çok severim)

Eğer Wii'niz varsa bu oyunu OYNAYIN OYNAYIN OYNAYIN.

Mekan Eleştiri: Sanda Day Spa İstinyePark "Bliss"

Daha önce çok fazla gergin biri olduğumu, normal insanlar gibi yaşama devam edebilmek için sakinleştirici almam gerektiğinden bahsetmiştim.

Bu güzelliğimin yanında, bilgisayar başında evrimleştiğim için 6-7 sene önce başlayan kronik bir boyun eğrilmesi sahibiyim. Şöyle ki, doktorların söylediğine göre boynum 60 yaşında birinin boynu.

Bu 2 nefis özellik birbiriyle şöyle kaynaşıyorlar: Gerildiğimde, sinirlendiğimde, bağırıp çağırmak yerine kendimi tutarsam eğer, DİREKT boynum tutuluyor. Mesela, biriyle herhangi bir tartışma anında ÇAT diye kitlenebiliyorum (Evet çat sesi çıkıyor). Bu durumda kafamı döndüremediğim gibi yatmak kalkmak bir dert oluyor.

7 yıl önce, iş arkadaşlarımın olduğu geniş bir grupla Tayland'a gittik. Tayland kültürü Amerika ve Avrupa kültüründen çok farklı. Bunun bir çok sebebinden biri de Budizm inancı (Tayland Buda'sı genelde bilinen Buda'nın aksine zayıf bir bedene sahip).

Tayland'da masaj, burada berbere gitmekle eş. Şöyle ki, neredeyse tüm tapınaklarda masaj yapıldığı gibi, alışveriş merkezlerinde tuvalet olduğu kadar Reflexology (Ayak masajı diyelim) dükkanları var. Onu da geçtik, sokakta kırmızı ışıkta beklerken biri gelip bir kaç kuruşa yolda sırt masajı yapıveriyor.

Ben Tayland'da maruz kaldığım bu masaj olayına çok ısındım. Çarpık ve gergin vücudum su içmek gibi masaj ihtiyacı doğurdu.

Türkiye'de bir çok yerde, gerek tatil yörelerinde gerekse İstanbul'da o spa benim bu spa senin dolaşmışlığım vardır. (Kime ödül verirsin derseniz; Bodrum Fuga'da bir masaj tavsiye ederim)

İstanbul'da evime yakınlığından dolayı, Hillside Alkent'te açılan Sanda Spa'yı tercih ediyordum. Ancak, sanırım popüler, rezervasyonla bile aklınıza gelen gün yer bulmak neredeyse imkansız.

Yine böyle bir boyun tutulma anında yana yakıla Alkent'i aradım. Tabii ki yerleri yoktu. Web sitesinden, İstinye Park'da da merkez açtıklarını gördüm ve onları aradım. Belki yeni olduklarından dolayı yer bulabildim.

Mekanın kendi bir girişi var. İstinye Park içinde Hillside kompleksinin büyük bir kısmına sahipler. İçeri girdiğinizde, elbiselerinizi bırakabileceğiniz, PINle sizin kilitlediğiniz dolapları var. Girip, soyunup size verilen bornozu giyiyorsunuz. Bir kullanımlık bez terlikleri ayağınıza geçirip, masözünüzle buluşuyorsunuz.

Masöz sizi önce orta boy bir jakuzinin olduğu bir salona götürüyor. Etraf güzel kokulu ve loş. Mayo getirmişseniz, jakuziye girebiliyorsunuz. Masöz size, rahatlatıcı bir içecek veriyor ve tamam dediğinizde sizi masaj odasına görürüyor.

Seçebileceğiniz bir çok masaj çeşidi var. Ben Sanda Klasik denedim. 50 dk süren tam vücut masajı.

Masaj bittikten sonra, yine jakuzi yanında duraklıyorsunuz. Bu sefer soğuk su ve yeşil ekşi bir elma ikram ediyorlar. Daha sonra duş alıp, giysilerinizi giyip gidiyorsunuz.

50 dk lık masaj 80 lira civarında. Eğer 10 tanelik paket alırsanız şu an kampanyaları varmış daha ucuza geliyor.

Film Eleştiri: Cengiz Han "Benim cici moğolum"

Lise çağımda tarihten HİÇ hoşlanmazdım, çünkü:

  • Orta Dünya'nın tarihi beni daha çok ilgilendirirdi.
  • Tarih kitabının arasına çizgi roman koymayı tercih ederdim.
  • Fen öğrencisiydim ve tarihten ÖYS'de puan alamıyordum.
  • Tarih öğretmenimiz tarihleri ezberlettikten sonra büyük ihtimalle akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye daha ehemmiyet verirdi.
  • Tarih okumak, daha çok savaş tarihlerini ezberlemek demekti.
Bu bağlamda tarih dersini şu şekilde hatırlarım:

"Osmanlılar X yılında Y ülkesiyle savaştılar. Z antlaşmasını yapıp eve döndüler. A padişahı öldürüldü, B padişahı başa geçti, C ülkesine savaş açtı, D topraklarını alıp E antlaşmasını imzaladılar. A padişahı öldü oğlu F başa geçti, G ülkesi ayaklandı, H antlaşması yapıldı ve haritada şu parmakla gösterdiğim yer I imparatorluğuna geçti. J tarihinde, 5 gün 5 gece savaştılar, D toprakları bu sefer H ülkesine geçti. Matbaa geç geldi, bu yüzden aptal olduk. Avrupa çalışırken biz lale yetiştirdik, sarayda dansöz oynattık, feci geriledik. Tüm dünya bize kumpas kurdu, puştluk yaptılar."

Sonra büyüdüm.

Gerçek tarihin de Orta Dünya tarihi kadar zevkli olduğunu keşfettim. Tarih bilmenin "tarihleri ezberleme" ile bağlantılı olmadığını gördüm. Hayatta ÖYS'den daha mühim şeyler de olduğunu anladım (destur!).

Bir süredir, lise yaşantımda eksikliğini çekmiş olduğum tarihle haşır neşirim. Özellikle içinde "tarihler" geçen kitapları değil de, eski dönemlerde yaşayan insanların dünya görüşlerini, neyi niye yaptıklarını - eski uygarlıkları ve kültürleri, onların dillerini ve buna benzer günlük yaşamda etkili olan davranışlarını okumak büyük keyif veriyor. Mesela "yazı" nın, sadece ve sadece çiftçilerin muhasebe kayıtlarını tutmak için ortaya çıkmış olduğunu... A harfinin bir öküzü simgelediğini ve çivi yazısına geçiş sırasında o öküzün giderek A ya doğru çağlar içinde nasıl dönüştüğünü görünce bazı şeyleri daha kolay kavrıyorsunuz. (Evet, herşeyin başının para. Kaç öküzün var, oy kardeşim sen şunu bu taşa.)

Ha, film nasıldı? Kanlı Cengiz Han dünyanın yarısını ele geçiriyor. Hiç alakası yok; (Japon bir oyuncunun canlandırdığı) Timuçin çocukluğundan itibaren bir kız uğruna önce babasını kaybediyor, sonra kağanlığını kaybediyor, sefil bir çocukluk geçiriyor. Acıların çocuğu olarak oradan oraya sürükleniyor. Çocukluk arkadaşı kan kardeşi Camoka'nın yardımıyla kız arkadaşını kurtarıyor. Bir at uğruna kan kardeşiyle kan davasına giriyor. Yine yeniliyor yine yeniliyor. Feci başarısız oluyor. Hapislerde çürüyor.

Bir gün otlakta çocuklarıyla oynarken; "Ula bu moğolların çivisi çıktı. Ben bunları bir adam edeyim de görsünler günlerini" diye gaza gelip, atıyla bozkırlarda koştrup dünyayı fethediyor.

Film kopuk kopuk bir sürü maceradan oluşuyor - tek başına ordan oraya koşarken bir sonraki sahnede bir orduyla oradan oraya koşuluyor. Daha sonraki sahnede tek başına hapse dönülüyor - bir sonraki sahnede binlerce adamla tekrar savaşa çıkılıyor.

Ancak yine de bir şekilde, özellikle Amerika'lılara Moğol'lar nedir, nasıldır, Cengiz Han kimdir az çok bir şeyler anlatıyor.

Biz de, lale devrini bir bitirebilsek, kendimiz Kanuni nedir nasıldır gibi bir kaç yarı gerçek yarı uydurma film çeksek, uzak tarihimizi aklımızda canlandırabilsek diyorum.

Mekan Eleştiri: Doğubank İşhanı "Ah nerede o eski İstanbul..."

Bugünün macerası Doğubank İşhanı oldu. Mobil Blog'da bahsettiğim üzere Capacity'de ElectroWorld'ü gezdikten sonra, Sirkeci'ye yola çıktık.

Benim için eskiden "elektronik" kelimesiyle birlikte anılan, Yazıcıoğlu'ndan bile önce kendimi Tokyo sokaklarında dolaşıyormuş sandıran Doğubank. Ucuz elektroniğin, pazarlığın, kalabalığın, teknolojinin göbeği.

Artık bitmiş.

Sirkeci'de geçen bir öğleden sonra düşünün ki, kendime bir pantalon aldım, Aylin'e bir güneş gözlüğü aldık... mısır çarşısının yanında ki hayvan satıcılarını gezmemiz en eğlenceli aktivite oldu.

Doğubank'ın içinde bol bol saatçi ve gözlükçü - artık heryerde aynı fiyata görebileceğiniz elektrnik eşyalar - dışında yine bol bol saatçi ve gözlükçü. Yanıma; "CD var CD var.. film var.. insanlı film var.." diye 1 çocuk bile yanaşmadı.

İlgimi çeken 1 yer göremedim. Eskiden heyecandan titreyerek girdiğim bazı dükkanlar, D&R benzeri DVDcilere dönmüşlerdi, işin kötüsü aradığım filmleri - onu bırakın "Babam ve Oğlum" filminin her yerde satılan DVDsini normal fiyatından bile bulamadım.

Şimdi zaten ortalama bir elektronik dükkanının albenisine, bol kalabalık, düzensiz yerleşim, kötü kokulu insanlar, bol türbanlı, çarıklı ve sakallı insan ekleyin. Bunları jöleli saçlı gençlikle çarpın. Trafik sorununu da ekleyin. Geriye bir daha gitmek istemeyeceğiniz bir mekan kalsın.

Git-me-yin!

Şimdi Cengiz Han'a gidelim bakalım.

Haftanin Ozeti

Bu bir mobil blog.

iPod kullanarak Bakirkoy Capacity Barnie's isimli bir kahveciden
Aylin'in isini bitirmesini beklerken yaziyorum.

Buradan, once Electroworld'u gezip, oradan Dogubank is hanina
gececegim. Wii icin birseyler yapmayi dusunuyorum, ne de olsa haftanin
haberleri arasinda Super Smash Brawl var. Oyun sitelerinde ortalamasi
9!

Demin Tchibo'dan pedometer aldik. Bu da yuruyuslere baslayacagimizin
habercisi olsun.

Dun iPod icin 1.1.4 jailbreak cikti. PC'de de artik tek tusla
jailbreak yapilabiliyor. Istemememe ragmen mail programina ihtiyacim
vardi. Apple TR! Bize iTunes hakki ver!

Sadece su an burada mesaj yazarken bile 2 iPod 1 iPhone kullanicisiyla
tanistim. Artik teknoloji de sosyallik getiriyor. Bir de oturdugunuz
HER yerde wi-fi var.

Bu hafta planinda triloji olarak cekilen Cengiz han'i seyretmek var.
Alternatif Spiderwick, plase The Flock.

Xbox'da her gun Lost Odyssey oynuyorum. Henuz kimseye tavsiye edecek
kadar sevemedim.

Dun aksam Lost seyretmeden once Aylin'le Istinye Park Gomondo Mogol
barbekuye gittik. Izlenimlerimi gecen hafta bloga yazayim demistim ama
web sitesi flash oldugundan logosunu bulamamistim. Yemekten sonra logo
istedim. Neden dediler. Bloguma yazacagim dedim. Hemen bir telefon
numarasi verdiler. Sanirim beni gazeteci sandilar. Giderek Hincal
Uluc'a donusecegim diye icime korku girdi.

Is yerinde .net 3.5 ile bir web sitesi yapmayi basladim. Bu versiyonda
Ajax entegrasyonunu cok basarili yapmislar. Tanrim su an ise gidip kod
yazmak istiyorum.

Ayrica iPod'dan yazi yazmak evrenin en zor isi. Ben kactim....

Altın Örümcek 2007

2003 yılından beri Altın Örümcek Web Ödülleri jürisiyim. Bu sene 5. kez, binlerce internet sitesi gezdim. Her geçen sene, başvurular artıyor.

N adet kategoride N adet site için, hiç bir karşılık beklemeden, detaylandıracağım bir sürü işlem yapıyoruz.

Önce ön elemede başvuran TÜM sitelere bakmak için, juri 4-5 kişilik gruplara bölünüyor ve rastgele 10-15 kategoriyi baştan sonra incelemesi isteniyor. Değerlendirmeye değecekler mi diye değerlendiriliyorlar.

Son 2 senedir, başvurular ücretli olduğu için zaten kendine güvenmeyen web siteleri başvurmuyorlar. Bu ön elemeyi oldukça rahatlattı. Aksi durumda; herhangi bir web sitesi yaratma wizard'ından çıkan siteler dahil (çoğunlukla savrulan Türk bayrağı animated gifli olanlar) her önüne gelen site başvuruyordy ve biz jüriler sabah akşam çalışıp geçersiz siteleri eliyorduk.

Ön elemeden sonra grup elemeleri başlıyor.

Gruplar, kendilerine yine rastlantısal olarak verilen kategorilerde finale kalacak siteleri seçiyorlar. Ancak, her sene her sene yeni kategoriler eklendiği için (yakında en iyi çorap sitesi, en iyi tabak çanak sitesi ve en iyi MoD'un blogu sitesi bekliyorum) bu grup elemelerinde 1000'e yakın site için grup elemesi yapmak durumundayız.

1000'e yakın siteyi teker teker gezip - 3 FARKLI kriterde oy vermek gerekiyor. Akıllara şenlik bir egzersiz, deneyin, otomatikman web dehası olabilirsiniz.

Ön eleme yapıldı, grup elemesi yapıldı. Sırada grup elemeleri tartışma toplantıları başlıyor. İş günü, yarım gün ve tartışmaların ateşli geçmesine bağlı olarak tam gün grup üyeleri ortalama puanlar üzerinden geçerek finale kalacak siteleri belirliyor.

Final bundan sonra başlıyor. Bu sefer juriye halkda katılıyor. N adet kategoriden ortalama 5-10 site finalist olmuş durumda, artık 1. lik için yarışılıyor.

Böylece her bir juri, bu sefer N*10 site için 9 DEĞİŞİK KRİTERDE oy veriyor. Bu da neşeli bir egzersiz.

Artık baktığınız her yerde web sitesi görür hale geldiğinizde sürenizin bittiği anlaşılıyor. Bu noktada mega bir toplantı yapılıyor... tüm juriler tüm finalistleri kıran kırana tartışıyorlar. Gözden kaçanlar, son anda bozulanlar, firması iflas eden siteler, kopya içerik sahibi olma olasılığı olanlar, verdikleri deneme account'u çalışmayan sitelerle boğuşan N adet juri gecenin sonunda dayak yemiş olarak dereceye girecek siteleri belirlemiş - bunun yanında dereceye giremeyen ama dikkat çekilmesi gereken siteleri seçmiş durumda, bir süre internete girmeme yemini ederek kaçışıyor.

Ha, bu noktadan sonra, 2-3 ay bekleyip özel gecede emeğinizin karşılığını görüyorsunuz ya, her sene bu acıya değiyor.

Yazılım Eleştiri: iPodifier "iPod hiç bu kadar keyif vermemişti."

Video gösteren bir iPod'unuz veya direkt iPhone'unuz var mı?

Torrent'ini indirdiğiniz veya EasyNews'dan çektiğiniz dizileri HERYERDE izlemek ister misiniz?

Bunun tabii ki bir çok yolu var. Teker teker uğraşıp hepsini iPod'un desteklediği mp4 formatına çevirebilirsiniz. Ancak şimdi bahsedeceğim programla hayatınız gerçekten kolaylaşacak.

OpenSource iPodifier'i download edin. Bir yere kopyalayın. Ayarlarında, dizi veya filmlerinizi iTunes'unuzda hangi kategoride çıkmasını istediğinizi seçin - hangi dizini izlemesi gerektiğini söyleyin, çevrimin kalitesini belirtin. Bu kadar.

Evet, tamamen bu kadar.

Artık yapmanız gereken tek şey canınız çektikçe, dizi ve film dosyalarınızı belirlediğiniz dizinin içine koymak.

iPodifier otomatik olarak uyanıyor, yeni dosyaları görüyor, otomatik olarak iPod destekli formata çeviriyor ve iTunes'a ekliyor. İlk synch'inizde dizileriniz hazır.

Kitap Eleştiri: Nightwatch "Filmi böyleyse kitabı kesin süperdir."

Nightwatch filmi 1-2 yıl önce oynadı. Rus bir yazarın Avrupa ve Amerika'da da ses getiren korku & fantastik temalı kitabı, Rusya'nın en yüksek bütçeli filmi olarak çekildi.

Film bir triloji. Geçenlerde Daywatch'da geldi (Bir sonraki Twilightwatch olacak).

2. film, bence, Daywatch'dan çok daha başarılıydı. Filmi, sanırım yılbaşı haftasında, Rus bir arkadaşımın da olduğu bir grupla seyrettik. Arkadaşım, "Bu da bişiy mi, kitabını göreceksin esas of" dedi. Hatta ekledi, "bu 2 film varya, sadece 1. kitabı anlatıyor."

Filmden etkilenmiştim. Konsept tanıdıktı; Kötü ve iyi binyıllardır savaşıyor - vampirler kurtadamlar onlar bunlar hep gerçek - bazı özel kişiler (Others deniliyor onlara da) taraf seçiyorlar ve savaşı sürdürüyorlar.

Kötülük ve iyilik arasında da bir antlaşma var: Özel güçlerle iyilik yaparsan, kötülük benzer seviyede bir güç kullanabiliyor, kötülük yapılırsa iyilik güç kullanabiliyor. Bu antlaşmanın kanunu olarak da; iyiler "Nightwatch", kötüler "Daywatch" isimli 2 polisvari grup kurmuşlar. Birbirlerinin fütürsüz güç kullanımlarını yakalayıp kaydediyorlar.

İşler burada güzelleşiyor. Bu antlaşma tam bir satranç. Süper akıllı ve ölümsüz kötü ve iyibaşlar, bu antlaşmayı kullanarak savaşı kazandıracak hamleler yapıyorlar.

Büyü mü yaptın? Büyüyle bir diktatörün maaşlara zam yapmasını mı sağladın? Hop, kötülük de gidip Recep Tayyip Erdoğan'a türban kanunu çıkarttırıveriyor.

Herneyse, matrix özentisi batılılaştırılmış ama konsepti güzel filminden az çok etkilenen bir kişi, 1. kitabı okuyunca süper eğleniyor. Kitap, bu garip dünyayı öyle güzel anlatıyor ki.

Tabii, Türkçe'de yok bu. Amazon'dan gidip sipariş ediyorsun (git et linki). Yakında 4. kitapta çıkacak. (Hani trilojiydi?)

Film Eleştiri: Jumper "Ikınarak ışın..film!"

Tiger! Tiger!'ı bilirsiniz, 1956'da yayınlanan bir bilim kurgu klasiğidir. Biri zor bir durumdayken ıkınarak ışınlanmayı (Evet, teleport demedim, düşündüm ışınlanma dedim) başarır. Sonra anlaşılırki herkes ıkınarak ışınlanabiliyor. Dünya ve kültür değişir...

Nightcrawler'i bilirsiniz, Mavi Alman mutant, görebildiği yerlere ışınlanabilir. Işınlandığında bir duman ve osuruk kokusu oluşur.

Hayden Christensen'i bilirsiniz, zamanla gücün karanlık tarafına geçecek ama son anda kelime-i şehadet getirip cennete gidecektir. Ops, pardon, olağan başarısızlığıyla oradan oraya ışınlanacaktır. Biz buna "zıplamak" diyelim, çocukluğumuz boyunca Kirk ve Spock'ı bi gemiye bi gezegene ışınlayan Scotty'i küçümsemeyelim.

Yönetmen, Hayden'in oradan oraya zıplaması efektini çok sevecek, film boyunca oradan oraya zıplatacak, zıplatırken yanına önce küçük eşyalar ekleyecek, sonra araba sonra otobüs sonra tır, kesmeyince apartman ekleyerek son film karesine kadar gelecektir.

Hayden, her işini zıplayarak yaptığından zamanla yağ bağlayacak, film sürecinde zıplayarak tavladığı pek de güzel olmayan ve filmin yarısı boyunca dudağında makyözlerin tam kapatamadığı sivilceyle dolaşan kız arkadaşıyla peşinden ilelebet Samuel Jackson koşarken devam filmlerine konu olacaktır.

Ayrıca, en son 7 yıl önce gördüğünüz bir kıza gidip - bir Paris bileti ikram ederek otele varır varmaz yatabileceğiniz gerçeği filmdeki en didaktik unsur olarak göze çarpmaktadır.

İyi Hissetmek - Manyaklar için tedavi bölüm II

Yazının I. bölümü için tıklayın

Doktorumun, panik atak olmamam ve depresyona girmemem için düşünce tarzımı değiştirmem gerektiğini ve bunun için önerdiği kitabı konuşmuştuk.

Ben de, akşam işten çıkıp İstinye Park D&R'a gittim. İyi Hissetmek kitabını satın aldım, eve gittim ve okumaya başladım.

Öncelikle kitap, okuyacağım şeyin bir "bilişsel terapi" (cognitive therapy) yöntemi olduğunu söylüyordu. Çeşitli oranlar belirtiyor, yapılan deneylerde kitabı sadece okumanın, anti-depresan kullanmaktan daha etkili olmuş olduğu kanıtlanıyordu.

Kitap, "10 günah" la açılıyor ve bu 10 düşünce tarzı yanlışını anlatıyor. İçinde bir de yine geçerliliği kanıtlanmış bir test var: BDC testi. Bu testin sonucuna göre depresyonuzun derecesi belirleniyor. Ben testi yaptım; 59 çıktı.

İçimden "yaşasın o kadar da kötü değilim!" dedim.

Cevap anahtarına göre 0-5 arası normal, 5-10 arası depresyona meyilli. 59 tutturmak ise AĞIR DEPRESYON.

Evet, manyaklığım BDC'ye göre de kanıtlanmıştı. Kitabı okumaya devam edebilirdim.

10 depresyonist düşüncenin bende BOLCA olduğunu keşfetmem için 5-10 sayfa daha okudum. O sayfaları OKUMUŞ olmam bile birden, gün içinde yaptığım onlarca hatayı "fark etmeme" neden oldu. Dönüp, testi tekrar yapsam o an eminim 10 puan düşerdim...

devamı sonra... (Bir sonraki bölümde 10 depresyonist düşünce)

Rejim - Nasıl 30 kilo verdim bölüm I

Lisede şişkoydum. Üniversitede zayıftım. İş hayatımın başında şişkoydum. İş değiştirdiğimde zayıftım. Geçen seneye kadar ÇOK şişkoydum. Şimdi zayıfım.

5-6 sene önce 75 kiloyken (1.83 boy), birden 110 kilo oldum. Gidip mağazadan pantolon alamayacak hale gelmiştim. Uyanınca bacaklarım ağrıyor, yürüyünce nefes nefese kalıyor, akranlarımla etrafta fink atmak için enerjim olmuyordu.

Check-up yaptırdım. Ürik asit olsun, trigliserit olsun, kolestrol olsun maksimum değerleri katlamışlardı. Ama ben çok gençtim! İçimi korku saldı.

Koşarak (Yoo, gayet sürünerek, üşenerek) Yeniköy Tıp Merkezi'nde Menşure Hanım'a gittim.

Dedim ki; "Bakın ben zayıflamak istiyorum. Evde yemek yapamam. Gece geç saatlere kadar çalışıyorum. Hep dışarıdan yiyorum."

O da dedi ki, "Tamam (Bilgisayarla çalışıp, hiç aktivite yapmayan, sabit yemek saatleri olmayan, yemek yediğinde ordan burdan pizza ve iskenderle beslenen sağlıksız) MoD bey."

"Yapacağın şudur: Yemeyi kesmeyeceksin. Hatta daha çok yiyeceksin. Ama günde 1 öğün sadece sebze yiyeceksin. Sebzeyi gidip KüçükEv olsun, Osmani olsun, esnaf lokantası olsun oralarda bulacaksın.

Git öğlen 1 tabak etsiz sebze yemeği ye, yanına yarım porsiyon pilav ye, bol bol salata ye, yoğurt ye.

Git akşam bir porsiyon et ye, yanına yarım pilav ye, bol bol salata ye, yoğurt ye.

Kahvaltıda 2 dilim ekmek, 2 dilim kaşar ye, 4-5 zeytin ye.. bol bol salatalık tomates ye.

Her öğün arasında 1 porsiyon meyve ye.

HAA OĞUL!!!! EN GEÇ YEMEĞİNİ AKSAM 7'DE YE!!!!

1 ay sonra geri gel."

Gittim dediklerini yaptım. 1. ayda 10 kilo vermiştim.

Devamı sonra...

Film Eleştiri: 10.000 BC "Ben bunu daha önce görmüştüm"

Haftanın filmi Jumper'ken, Oscar severler için ise No Country For Old Man'ken ben gide gide Kanyon'da 10.000 BC'ye gittim.

Kanyon, bence, haftasonu gece sinema izlemek için, mekan olarak 1. - sinema olarak ortalama yerlerden biri. Lobisi Ben & Jerry dondurmalarının katkılarıyla favori lobim. Genel olarak sinemasever kalabalığı da pozitif. (Korumalarıyla gelen meşhur insanlar olmadığı müddetçe)

Film boyunca sadece 1 kişi cep telefonunu kontrol etti. (Her nerede olursak olalım, her ne film olursa olsun en az 1 kişi karanlığın ortasında parıldayan telefonunu kontrol etmeden duramıyor. Acaba "sinemada telefonunuzu kapayın" uyarısını "telefonla konuşmayın" olarak mı algılıyorlar? Bakın - karanlık bir ortamda telefon ekranı dikkat çeker. Haydi başkalarını umursamıyorsunuz. Ekranda tabak gibi gözüken SMS mesajlarınızı saklama ihtiyacı da mı taşımıyorsunuz?)

Film, Mel Gibson'un Apocalypto'suyla 1e1 aynı. Apocalypto daha güzel. Seyretmediyseniz onu seyredin.

Bu film daha Hollywood kokan, daha sığ, daha mesajsız, daha kolay seyredilen bir film. Haftaya seyrettiğimi unutacağım, seneye konu açılırsa bu iki filmi birbirine karıştıracağım. 2 sene sonra hiç hatırlamayacağım.

Yemek Sepeti ve Lost. En başarılı reklam

Lost fanatiğiyim. Her hafta en az 1-2 kere yemeksepeti.com kullanıyorum. Digiturk abonesiyim.

Yanda görülen reklam, Digiturk dergisinin Mart sayısında, Lost 4. sezon içeriğinin yanında yer alıyor. Ben Türk reklamcılığında buna uzaktan yakından yaklaşan başka bir reklam görmemiştim.

Tebrikler! (Akşam eve gidip yemek sepetinden sipariş verip lost seyredeceğim)

İyi Hissetmek - Manyaklar için tedavi bölüm I

Manyağım ben. Sakinleştirici kullanmadığım vakit, en iyi durumda panik atak oluyorum.

Bazı durumlarda, nefes alamadığımı düşünüp - düşündükçe daha kötü olup en son durumda kanser olduğuma karar veriyorum. Öyle günlerde sürekli doktora gidiyorum.

Bazen taşikardi oluyorum - nabzım 120 ye vuruyor.

Eğer iyi günümdeysem sadece sinir krizi geçiriyorum. Kötü günlerde agorafobi başlıyor.

Her neyse, bu şekilde yaşıyorum. Aylık psikoterapist toplantılarımda, doktor bir kitap tavsiye etti. Bunu şu konuşma sonucunda yaptı:

Doktor - ilaçlarla seni sakinleştirdikten sonra asıl tedavi başlayacak.
MoD - Ama benim sorunum ne? Niye böyle oluyor? Neyim bozuk - hatalı?
Doktor - Düşünce sistemin. Sakinleşince düşünce sistemini değiştirmen gerekecek.
MoD - Davranışlarımı değiştirebilirim. Ama düşüncemi nasıl değiştireceğim? Davranışların doğrularını başkalarına bakarak görebiliyorum. İnsanın aklının içinden geçen düşünceleri, nasıl düşündüklerini GÖREMİYORUM ki. Şu anda düşündüğümden başka ne şekilde düşünülebileceğini BİLMİYORUM.
Doktor - Bunları demeni bekliyordum. İşte kitabın! Git oku!

Devamı sonra...

XBox Live MarketPlace'den nefret ediyorum!


iTunes'dan bahsettim. Ancak XBox için durum daha da beter. Öncelikli olarak Türkiye'de SATILMIYOR bile.

Dolayısıyla, parasıyla bir XBox sahibi olmak için yurt dışına gidip gelen bir arkadaşınızı ikna etmeli - kolay da taşınmayan cihazı getirtmelisiniz.

Hadi getirttiniz. Oyunlar burada yine SATILMIYOR. Çıktığı zaman kendinize bir site bulmalısınız ve sipariş vermeli - haftalarca gelmesini beklemelisiniz veya yurt dışından getirdiğiniz XBox'ı Karaköy'de bir yerlere gidip chipletmelisiniz. Ha, bu arada patlarsa çatlarsa geçmiş olsun. Zaten bozulsa burada yaptıramazsınız bile, burdan almadınız ki... burada satılmıyor ki.

Zaten chipletmeyin sakın. O zaman XBox Live'a giremezsiniz.

Herşey süper. XBox'ı yurtdışından aldınız, oyunları yurt dışından getirttiniz. Hop, XBox Live'a girdiniz. O da ne! Marketplace! Filmler, oyunlar, diziler, klipler, müzikler.. parayla aldınız oyunlara parayla alabileceğiniz eklentiler! Süper!!!!!

Hemen almaya çalıştınız. OLMAZ!!!! XBox puanıyla alınıyor. Puanlar nereden alınıyor??? Yurt dışından! Haydi bakalım e-Bay'e veya yine sizden bıkmış yurt dışında yaşayan arkadaşlarınıza.

Tamam, bir şekilde puanları aldınız. Heyecanla hem de HD filmlere daldınız! Parayla puan satın almışsınız, 1 tıkta istediğiniz film hem de HD gelecek! Tıkladınız!

"This item is not avaliable from your current location"

Süper değil mi?? Parayı da verdiniz, kontör kartı gibi almıştınız. Ne oldu?? PARANIZ YANDI. Ne oldu, vitrine baktınız ama alamadınız. Ne oldu???

Bugünlerde firmalara para vermekte zor. Almıyorlar. Bi manyaklık var bu işin içinde.

Sonra korsan diyolar, savaş diyorlar. Çılgınlar.

iTunes'dan nefret ediyorum!

Ben de yabancı akranlarım gibi iTunes'dan videolar, müzikler, tv dizileri indirmek istiyorum. Ne bileyim bazı dizileri yolda, yatakta orada burada seyretmek istiyorum. Oradan buradan torrent indirmek, internetten korsanlarını bulmak falan istemiyorum. Ben korsan kullanmak istemiyorum! Müziklerimi filmlerimi para ile satın almak istiyorum!

Ama iTunes'a istesem bile abone olamıyorum. Onlara para veremiyorum.

Denedim... Adresimi Amerika'da bir arkadaşımın adresi olarak verdim. Kredi kartımın Türk kartı olduğu anlaşılmasın diye Paypal'i seçtim. Gittim Paypal accountu açtım. Oraya kredi kartımı verdim. iTunes bu seferde benden Amerika'da banka hesabı istedi. Beceremedim. :(

iTunes account'u açamadım.

Daha sonra iPod Touch için $20'ye normalde iPod'da olmayan mail etc. özellik paketi yayınladılar. Yaşasın dedim! iPod'umu jailbreak yapmakla uğraşmayacaktım!!! Her yeni versiyon çıktığında acı çekmeyecektim. Olmadı... bunu da satın almak için accont gerekiyormuş.

BEN APPLE'A PARA VERMEK İSTİYORUM! KORSAN KULLANMAK İSTEMİYORUM! Allahım çok delice bir şey bu yahu. Saçma.

Bedava - Nine Inch Nails Ghosts


Bedava ekonomi. Google'in belki de çağımıza kattığı en büyük yenilik. Bu konuda bu ay Wired'in nefis bir makalesi var.

CD satışları 2007 yılında dibe vurunca, korsan olsun olmasın müzik almak ve dinlemek bedava tercih edilir olunca, öncü bazı gruplar bedava trendini denemeye başladılar.

Nine Inch Nails'de bunlardan biri. Yeni bedava albümü internette download'a hazır. Ben easynews'dan download ettim. Kısa süre sonra resmi torrent adresi etrafa yayıldı.

Bu arada mantık şu; free versiyon 9 şarkıdan oluşuyor. $5'e satın alabileceğiniz versiyon, 36 şarkıdan oluşuyor.

Dinledim, beğendim, paylaştım.

Yeni Dergi: Doğan Kardeş


Doğan Kardeş'in çıktığını bir gazetenin kitap ekinde gördüm. Bu sefer sadece yetişkinler için çizgi roman dergisi olarak çıkıyordu. Koşarak Etiler'de gazete bayisine gittim. Gelmemişti. Ardından D&R'a girdim... gelmemişti.

Vesileyle Ataköy'de 2-3 bayiye sordum... bazılarına gelmemişti, bazılarında bitmişti. Levent'e gittim.. yoktu... başka D&R'lar? Yoktu. Sorduğum bayiler herkez onu soruyor gelmedi, veya çoktan bitti diyorlardı.

Kafama koymuştum.. Doğan Kardeş'in ilk sayısını alacaktım. Haftasonu Taksim'e gittim. Meydanda bayiye sordum... 1. sayıyı geri iade etmişlerdi ama 2. sayı gelmişti! 2. sayıyı hemen aldım...

Galatasaray'a yürümeye başladım. Odakule yakınlarında YKY'nin kitapevine girdim. Doğan Kardeş! dedim. Adam göz ucuyla masayı gösterdi. 1. sayıyı kaptım kaçtım oradan.

Bugün D&R'a baktım İstinye Park'da, 2. sayı oradaydı.

Bu sefer olacak galiba, uzun soluklu bir çizgi roman dergimiz olacak. Olmalı.

İki yeni oyun: Lost Odyssey & Devil May Cry 4

2 yeni oyunum oldu! Gelecen hafta başında oynamaya başlayacağım. Bir tanesi "Lost Odyssey" xbox360 için şu ana kadar çıkmış en iyi Japon RPG'si... Aynı grubun umut vaadeden "Blue Dragon" oyunu tamamen fos çıkmıştı. Ancak bundan ümitliyim. Oyun, ölümsüz bir amnezyağın hikayesi, daha da başka bir şey bilmiyorum. En az 1 yıldır bekliyordum.

Sırada beklediğim JRPG, Square'in "Last Remnant" oyunu...

2. oyunum ise "Devil May Cry 4", en son PS'de 1.sini arkadaşlarla 1 gecede oynayıp bitirmiştim. Normalde bu tarz oyunları pek sevmem ancak, marketplace'de demosunu seyrettiğimde grafiksel açıdan etkilenmiştim, sonra demosunu indirip oynadım - God Of War kadar zevk aldım. Bakalım nasıl çıkacak.

Bu arada oyunlarımı Play-Asia'dan alıyorum, 2 haftada elime ulaşıyor.