Web'e ilk başladığımız dönemde, bize, "Content is King" diye öğretilmişti.
Ancak yıllar geçtikçe, web için contentin önemi giderek azaldı. Hele, Web 2.0 için content üretimi o kadar da önemli değildi. Content, kullanıcıların kendi oluşturdukları şeylerdi ve bir web sitesinin görevi bunları doğru şekilde göstermek ve diğer kullanıcılara ulaşmasını sağlamaktı.
Web 3.0, semantic web söylemleri etrafta dolaşırken, ben, bir sonraki dönemin yine "Content is King" dönemi olacağını düşünüyorum. Tabii, Web 1.0 şeklinde değil.
Şöyle açıklayayım; Digg, delicious gibi bookmarking siteleri, Twitter ve Friendfeed gibi micro-blogging siteleri içeriğinizi çok güzel oradan oraya taşıyor, duyuruyor ve kategorize ediyor. Herkes, sizin neyi sevip sevmediğinizi, ne üretip üretmediğinizi biliyor.
Ancak, sevdiğiniz içerikleri digglemek veya onla bunla paylaşmak için gerekli bir durum var: Paylaşılacak içeriğe ihtiyaç duyuyorsunuz.
Yeni nesil weble üretilen içerik çok kolay paylaşılıp, akıl almaz okuyucu kitlelerine ulaşabiliyor. Bu durumda, içerik esasında birbirinden pek farkı olmayan digg siteleri veya paylaşım siteleri içerisinde viral olarak oradan oraya ulaşabiliyorken ve tüketiliyorken, ihtiyaç bu sefer, tekrar "üretim" oluyor.
İleride para, bence, tekrar, olması gerektiği gibi içerik üretiminden kazanılacak. Ancak, eskiden farklı olarak para kazanma bu içeriğin nerede yayınlandığıyla bağlantılı olmayacak.
(Ek: Ne kadar popüler olduğu ve ne kadar paylaşıldığıyla -tirajıyla- orantılı para kazanılabileceğini düşünüyorum)
Sonuçta üretim olmadan tüketim olmuyor, günümüzde yapılan sadece tüketim kanallarını arttırmak.
Content'in geri dönüşü
Migros'dan Nefret Ediyorum!
39 ytl'lik Migros alışverişi yaptım.
Kasaya ilerledim. Kasiyer kibarca "Migros kartınız var mı?" diye sordu.
Vardı. Hem de paro kartı. O an aklıma geldi, evlilik mevlilik derken bi dolu da puan birikmişti. Alışverişi beleşe getirecektim!
"Kaç poropuanım var?" diye sordum. (typo bilinçlidir oynamayınız)
Kız, "bilmem" dedi. "E, bakın" dedim. "Bakamam" dedi. "Nasıl yahni?" dedim.
"Kiosk var bizde." dedi, "ordan bakıcaksınız". Sonra ekledi, "ama durun, sanırım alışveriş sonunda gösteriyordu, ekrana bakın, yanıp söncek" dedi. Malları teker teker geçirdi.
Evet, ekranda paro puanım gözüktü! 119 ytl'lik puanım birikmişti.
Hemen, "evet evet burdan alın evet" dedim.
Kız nazikçe, "Alamam" dedi. "Niye" dedim. "Kiosk var" dedi. "Ordan fiş basacaksınız, öyle" dedi.
"Tamam" dedim. Kız güvenlikçiye bağırdı: "Kiosk çalışıyor mu?" dedi. Güvenlikçi, hiç düşünmeden cevap verdi: "Hayııır."
Yenilmiştim. Nakit nakit ödedim. Torbalarımı yükledim, çıkışa yöneldim.
Kiosk oradaydı. Boştu. Çalışıyordu. Hem de müşteri ilişkileri yanındaydı hem de standda benimle ilişki kurabilecek bir temsilci vardı.
"E!" dedim. "Kiosk hani çalışmıyordu?". Kız, "Yoo, çalışıyo" dedi. Ben o sırada paro kartımı geçirmiştim bile. Hala kapı gibi 119 ytl vardı. O sırada ben söyleniyordum, "çalışmıyo dediler, hakkımı yediler."
Cana yakın müşteri temsilcisi bir ekrana bir de elimdeki poşetlere baktı. "Tüm alışverişiniz bu kadar mı" dedi. Kafamı salladım. "Olmazdı ki zaten!" dedi.
"Fiş basınca, tümünü basıyorsunuz. Hepsini harcamanız lazım" dedi.
"Nasıl ya?" dedim.
"Bir seferde hepsi" dedi. Sonra ekledi:
"Ama bazen de 2 fiş basıyor yarı yarıya öyle olsa olurdu belki" dedi.
Ben de, ne yapınca iki fiş basıyor neye göre diye sordum.
Kız açık yüreklilikle cevap verdi:
"Bilmiyoruz. Makine kendisi kafasına göre öyle basıyor. Bize söylemediler"
Ben bir laf etmeden kaçtım.
Yurtici Kargodan Nefret Ediyorum!
Malum evleniyorum. Davetiyeleri bir şekilde insanlara ulaştırmam lazım. Yurtiçi Kargo'yu çağırdım, geldiler verdim bir kaç davetiyeyi yolladım.
Bir gün sonra telefonum çaldı.
- Burak bey, Yurtiçi Kargo'dan arıyoruz. Kapınızdayız kimse yok.
- Ben Orkun. Kargoyu gönderen benim.
- Burak bey, ne yapalım, kime teslim edelim?
- Beyfendi, ben Orkun. Gönderen kısmında yazıyorum ben. Kargoyu ben gönderdim, Burak teslim edeceğiniz kişi, yanlış aradınız.
- Abi, bu adam Orkun diyor. Burak değilim diyor ben gönderdim diyor napiyim?
Bu noktada sanırım kendinden yaşça büyük ustasıyla konuşuyor padawan.
Telefona usta geçiyor:
- Orkun bey?
- Benim!
- Burak bey evde yok.
- Eumm, bırakın gidin kapıya. Davetiye o, sorun değil.
- Bırakamayız. İmza almamız gerekiyor.
- Tamam, sorun değil, ben yolladım onu. Bırakabilirsiniz.
- Olmaz. Müşteriler hep öyle diyor, sonra bizi şikayet ediyorlar. İçinde elmas falan oluyor bunların.
- Yahu incecik zarf o, davetiye var onda. Düğün davetiyesi o. Bırakın.
- Olmaz bırakamayız.
- Beni niye aradınız o zaman?
- Bir çözüm sunarsınız diye.
- Hmm. (Rengim yeşile doğru dönüp, kütlem büyümeye başladı) Ben bir daha sizinle çalışmak istemiyorum, davetiyeyi geri getirin, parasını da geri verin. Çözümüm bu.
- Olmaz. Geri getiririz ama paranızı geri veremeyiz.
- Peki. (Güzel bir düşünce bulup, kendimi sakinleştirip olayı baştan ele almayı tercih ediyorum) Zaman zaman gittiğiniz yerlerde pakedi teslim edemediğiniz oluyor mu?
- Evet.
- Ne yapıyorsunuz o zaman?
- Kağıt bırakıyoruz, gelip şubeden alıyorlar.
- Adınız nedir?
- Caner ben.
- Caner bey, prosedürünüz neyse onu uygulayın. İyi günler.
Bauhausdan Nefret Ediyorum!

Bakın bu sefer ciddiyim.
20 gün kadar önce, Bauhaus'a gidip tuvalet için; lavabo, dolabı, klozet ve duş aldık. Dediler ki, teslim günümüz 18 Temmuz. Duş için 19'una kurulum günü verdiler.
Şimdi, tuvalette zaten her şey var eski de olsa. Hilton lavabo, küvet, klozet ve dolaplar. Haliyle yenilerin monte edilmesi için eskilerin demonte edilmesi gerekiyor.
17 Temmuz'da, usta çağırdık, geldi herşeyi demonte etti. Bomboş bir tuvalet sahibi olduk.
17 Temmuz öğlen bauhaus aradı. Lavabo'nun ellerinde olmadığını pazartesi temin edeceklerini söylediler. Biz de dedik ki, ama duş için cumartesi kuruluma geleceksiniz?
Tamam dediler. Duşu 18 Temmuz'da getirelim, lavaboyu Pazartesi (21 Temmuz) getirelim.
Duş, 18 Temmuz'da geldi. Cumartesi sabahı kurulum için bekliyoruz. Sabah kurulum için aradılar, akşam 19:00'da geleceğiz dediler. Tamam dedik. Akşam 19:00'da aradık, 22:00'de geleceğiz dediler.
22:00'de geldiler, 24:00'de kurulum tamamlandı. Artık sadece duşu olan bir tuvaletimiz vardı.
Pazar günü aradım, yarın geliyorsunuz değil mi? dedim. Aaaaa, lavabo henüz yok, Salı gelelim dediler.
Hadi ordan! dedik. Pazartesi geliyorsunuz dedik. Tamam dediler.
Pazartesi Aylin evde bekliyor. 11:00 gibi aradılar. Arayan bu sefer lavaboyu imal eden adam. Bakın beyfendi dedi, bugun biz onu getiremeyiz. Yapmadık çünkü. Olmayan şeyi getiremem dedi. Tamam dedim, Salı getirin. Sizi şikayet edeceğim ama yine de dedim. Peki dedi.
Bauhaus müdürünü aradım. Durumu anlattım. Firmayı aradı... bir çözüm yok. Çünkü lavabo yok. Yarın gelecek lavabo. Dedi ki, firmaya cezai müeddiye uygulayacağız zart ve zurt. Uygulasınlar. Benim lavabom yok ulan! Elimi yüzümü yıkayamıyorum. Sürekli evde bekliyoruz adamlar hep son anda arayıp erteliyorlar. Biz evde usta bekleyelim diye mi evleniyoruz be!
Bir daha Bauhaus'a falan gitmeyin derim ben.
Allah kimseyi ustalara düşürmesin. Yok, düşmanlarınızı ustalara düşürsün. Ama bence düşürmesin, onlara bile yazık.
Evleniyorum!
Bir süredir niye layiğiyle blog yazamadığımı soranlar oldu (1 kişi).
Ben de "evleniyorum o yüzden" dedim.
Dedi ki, "durum buysa, bunu yaz bari".
Doğru.
Evleniyorum, o yüzden blog'a yeterince konsantre olamadım. Ancak, evlenme süreciyle ilgili bir dolu macera topladım, onları sizlerle paylaşacağım.
Hatta, ahanda henüz basılmamış davetiyemin ön yüzü.
ps. Davetiye tasarımı Mohaç'a ait :)


