Van'da kısa dönem jandarma oldum.

Feci kötü bir zar attım galiba.
Jandarma oldum, Van'da oldum. VAN İL J. K.LIĞI'nda oldum. Önce Elazığ kabul toplama merkezi oradan Van. 14'ünde uçuyorum.

Giden bilen var mı?

XBoxdan Wiileşim.


XBox arayüzü geçen gün update edilip, çok daha kullanışlı hale getirildi. En büyük yeniliği de sadece fotoğraftan oluşan oyuncu kimliğiniz Wiivari avatarlar haline geldi. Yine Wii özentisi olarak 2-3 oyunda avatarlarla oynamanız imkanı oluştu.

Ama yani hani Wii casual bir oyun makinesiydi ve eşle dostla vakit geçirmek için oynanırdı da Xbox ve PS3 "ciddi" oyuncular içindi? O da mı daha çok kişiye ulaşma yolu seçti? (!)

Ben kendi adıma sevindim. Doğru bir konsepti, başarılı bir konsepti "kopyalamak" bence yanlış bir iş değil. Ben buna "gelişme" diyorum, "standart" diyorum. Keşke insanlık onuru gururu bırakıp iyi olanı doğru olanı hep kopyalasa.

Internet'te Sansür Hakkında

Kabalcı kitapevindeyim. Bir baktım Richard Dawkings'in yeni kitabının çevirisi. Süper dedim. Elimi attım. Kapakta yazan: "Web sitesi yasaklanan ünlü yazar"

Yani diyor ki, bu kitabı alın. İçeriği neredeyse yasaklı bir yayın bu. Neredeyse yasa dışı bir iş yapacaksınız bunu alarak. Tehlikeli bir şey yapıyorsunuz, heyecanlı. Herif öyle şeylerden bahsediyor ki, her an toplatılabilir bir kitap bu. O derece.

Sonra efendim, bir ara blogger kapatıldı. Yani olan şu:
Taksim meydanında bir sandık üzerine çıkıp içeriği tartışılır veya belki de yasadışı bir şeyler mırıldanan bir iki adam tespit edildi. Polis geldi, Taksim meydanını kapattı.

Çok sapkın bir ülkedeyiz yahu. Hayır yani sadece hukuken değil. Aklen.

Aragones - Real Age


Fanatik.com.tr'ye bakarken, yukarıdaki görüntüyle karşılaştım. Benzerlik şaşırtıcı?

Projeksiyon cihazından Nefret Ediyorum!

Benim eski bir tarihte aldığım bir Infocus X2 projeksiyon cihazım var.

2 sene önce ampülü patlamıştı, cihazın yarı fiyatına yeni ampül almıştım. Bir süre önce birden bire görüntünün sol tarafında siyah bir gölge oluşmuştu. Dertli bir alet anlayacağınız.

Ama bu macera başka. Evlenince, salonun dekorasyonu biraz değişti, projeksiyonu masanın üzerinde tavana asmadan kullanıyordum - artık o şekilde kullanamaz oldum, tavana asmak mecburi oldu.

Bugün projeksiyonu zamanında aldığım İstanbul Bilişim A.Ş. yi aradım. Projeksiyonu tavana asmam gerektiğini ve aparatımın olmadığını söyledim. Beni dışarıdan bir servise yönlendirdi.

Servisi aradım. Derdimi anlattım.Servis, İstanbul Bilişim A.Ş.'den iş emri çıkarmam gerektiğini söyledi. Oraya ait bir dahili numara verdi.

İstanbul Bilişim A.Ş'yi aradım, dahili numarayı tuşladım. Derdimi anlattım. "Sizi projeksiyon departmanına aktarıyorum, yanlış aradınız" dediler.

Projeksiyon Departmanı'na aktarıldım. Derdimi anlattım. Karşımdaki; yalnız dedi, 160 YTL bu iş dedi. Aparatı da siz alacaksınız dedi. Kabloları da siz alacaksınız dedi. Servis kablo takmıyor dedi.

Peki o zaman kendi aldığım aparatı tavana matkapla monte etmek için mi 160 YTL veriyorum dedim?

Evet dedi.

Peki dedim, komple bir servis satın alabiliyor muyum dedim. Böyle, parası neyse versem, birileri gelse, aparatı da getirse, cihazı tavana monte etse, kabloları taksa gitse dedim.

Yok dedi.

Teşekkür edip kapattım.

Ya, bu tip firmalar batsa? Yok olsalar? Cihazı satın alırken gösterdikleri güleryüzlülük ve yardımcılık parayı verdiğin anda yok olan TÜM firmalar böyle otomatik cehennemde yansa?

Geri döndüm...

Geri döndüm, anlatacak bir sürü de şeyim var. santorini nefisti, mykonos pek süper değildi.

Türk'ün internette globalizasyon imtihanı

Şöyle bir durum var: Her Türk genci ve vizyoner firması yabancı akranları gibi günümüz trendlerine uygun olarak web siteleri, bloglar, e-commerce hareketleri, sosyal networking ağları yapıyor ve bir şekilde internet üzerinden yayıncılık yaparak para kazanmanın yollarını arıyor.

Ancak bizlerin "garaj" ları yok. :)

Eski ticaret

Amerika'da veya Avrupa'da doğup büyüyen atalar, global markalar ve ürünler üretebiliyorken - biliyoruz ki bizler bu konularda çok ama çok aşağılardayız.

Tamam. Bunu, çeşitli aşağılık komplekslerimize, dostsuz olmamıza, yasal düzenlemelere, yurt dışı giriş çıkışlarının zor olmasına, maliyetlere vesaire bağlayabiliriz.

Yeni ticaret

Yeni nesil internet atılımları içerisinde, yine, Türkler yok. Biz yine, kendimize kapalı küçük dünyamıza ait siteler yapıyoruz. Türkiye'de internet kullanım oranlarını da göze alarak bu şekilde çok büyük paralar kazanmayı hayal ediyoruz.

Üstelik, bu sefer daha da vahim olarak, internet işi yaparken yurt dışına çıkmamıza gerek yokken, reklam mecraları globalken, giriş maliyetleri dünyanın her yerinde aynı iken, bandwidth direkt yurt dışından satın alınıyorken bunu yapmaya devam ediyoruz.

Ne bileyim X sitesi, kurulurken bir allahın kulu bir fizibilite yapıp şirket misyonuna:

Türkiye'de testpad yapacağız, multilingual yapı kuracağız, başarısak N sene içerisinde global reklam kanallarını kullanarak yurt dışını deneyeceğiz ve bu şekilde kullanımımızı geometrik arttırmaya çalışacağız.
Yazmıyor. Yazmayı düşünmüyor. Yazmak istemiyor. Yazmaktan korkuyor. Yazabileceğini bilmiyor.

Biz atalarımız ve ailelerimiz tarafından kendi küçük dünyamızda yaşamaya o kadar alıştırılmışız ki, "global pazar" lafını sadece yurt dışından bir markanın Türkiye'ye gelmesi ve bizim orada iş bulmamız olarak algılıyoruz.

Günümüz internet teknolojilerinde, bildiğimiz ticaretten farklı olarak son derece kolay şekilde yurt dışına açılabileceğimizi, en azından deneme sırasında çok para kaybetmeyebileceğimizi bile bilemiyoruz.

Ne bileyim, belki de aslanlar gibi site yapma becerimiz var da, ingilizcemiz mi yok? Yurt dışında yaşayan gençleri uzaylı mı sanıyoruz? Bizim sevdiklerimizi sevmezler mi sanıyoruz? Bambaşka işletim sistemleri mi kullanıyorlar sanıyoruz? Kodlarını bizden başka toollarla mı yazdıklarını sanıyoruz? Bizden farklı ofisleri var mı sanıyoruz? Onların serverları başka serverlar mı sanıyoruz?

Veya, kısaca bizim kültürümüzde pek fazla "garaj" yok diye mi oluyor bunlar? Nedir?

Content'in geri dönüşü

Web'e ilk başladığımız dönemde, bize, "Content is King" diye öğretilmişti.

Ancak yıllar geçtikçe, web için contentin önemi giderek azaldı. Hele, Web 2.0 için content üretimi o kadar da önemli değildi. Content, kullanıcıların kendi oluşturdukları şeylerdi ve bir web sitesinin görevi bunları doğru şekilde göstermek ve diğer kullanıcılara ulaşmasını sağlamaktı.

Web 3.0, semantic web söylemleri etrafta dolaşırken, ben, bir sonraki dönemin yine "Content is King" dönemi olacağını düşünüyorum. Tabii, Web 1.0 şeklinde değil.

Şöyle açıklayayım; Digg, delicious gibi bookmarking siteleri, Twitter ve Friendfeed gibi micro-blogging siteleri içeriğinizi çok güzel oradan oraya taşıyor, duyuruyor ve kategorize ediyor. Herkes, sizin neyi sevip sevmediğinizi, ne üretip üretmediğinizi biliyor.

Ancak, sevdiğiniz içerikleri digglemek veya onla bunla paylaşmak için gerekli bir durum var: Paylaşılacak içeriğe ihtiyaç duyuyorsunuz.

Yeni nesil weble üretilen içerik çok kolay paylaşılıp, akıl almaz okuyucu kitlelerine ulaşabiliyor. Bu durumda, içerik esasında birbirinden pek farkı olmayan digg siteleri veya paylaşım siteleri içerisinde viral olarak oradan oraya ulaşabiliyorken ve tüketiliyorken, ihtiyaç bu sefer, tekrar "üretim" oluyor.

İleride para, bence, tekrar, olması gerektiği gibi içerik üretiminden kazanılacak. Ancak, eskiden farklı olarak para kazanma bu içeriğin nerede yayınlandığıyla bağlantılı olmayacak.
(Ek: Ne kadar popüler olduğu ve ne kadar paylaşıldığıyla -tirajıyla- orantılı para kazanılabileceğini düşünüyorum)

Sonuçta üretim olmadan tüketim olmuyor, günümüzde yapılan sadece tüketim kanallarını arttırmak.

Migros'dan Nefret Ediyorum!

39 ytl'lik Migros alışverişi yaptım.
Kasaya ilerledim. Kasiyer kibarca "Migros kartınız var mı?" diye sordu.

Vardı. Hem de paro kartı. O an aklıma geldi, evlilik mevlilik derken bi dolu da puan birikmişti. Alışverişi beleşe getirecektim!

"Kaç poropuanım var?" diye sordum. (typo bilinçlidir oynamayınız)
Kız, "bilmem" dedi. "E, bakın" dedim. "Bakamam" dedi. "Nasıl yahni?" dedim.

"Kiosk var bizde." dedi, "ordan bakıcaksınız". Sonra ekledi, "ama durun, sanırım alışveriş sonunda gösteriyordu, ekrana bakın, yanıp söncek" dedi. Malları teker teker geçirdi.

Evet, ekranda paro puanım gözüktü! 119 ytl'lik puanım birikmişti.

Hemen, "evet evet burdan alın evet" dedim.

Kız nazikçe, "Alamam" dedi. "Niye" dedim. "Kiosk var" dedi. "Ordan fiş basacaksınız, öyle" dedi.

"Tamam" dedim. Kız güvenlikçiye bağırdı: "Kiosk çalışıyor mu?" dedi. Güvenlikçi, hiç düşünmeden cevap verdi: "Hayııır."

Yenilmiştim. Nakit nakit ödedim. Torbalarımı yükledim, çıkışa yöneldim.

Kiosk oradaydı. Boştu. Çalışıyordu. Hem de müşteri ilişkileri yanındaydı hem de standda benimle ilişki kurabilecek bir temsilci vardı.

"E!" dedim. "Kiosk hani çalışmıyordu?". Kız, "Yoo, çalışıyo" dedi. Ben o sırada paro kartımı geçirmiştim bile. Hala kapı gibi 119 ytl vardı. O sırada ben söyleniyordum, "çalışmıyo dediler, hakkımı yediler."

Cana yakın müşteri temsilcisi bir ekrana bir de elimdeki poşetlere baktı. "Tüm alışverişiniz bu kadar mı" dedi. Kafamı salladım. "Olmazdı ki zaten!" dedi.

"Fiş basınca, tümünü basıyorsunuz. Hepsini harcamanız lazım" dedi.
"Nasıl ya?" dedim.
"Bir seferde hepsi" dedi. Sonra ekledi:
"Ama bazen de 2 fiş basıyor yarı yarıya öyle olsa olurdu belki" dedi.

Ben de, ne yapınca iki fiş basıyor neye göre diye sordum.
Kız açık yüreklilikle cevap verdi:
"Bilmiyoruz. Makine kendisi kafasına göre öyle basıyor. Bize söylemediler"

Ben bir laf etmeden kaçtım.

Yurtici Kargodan Nefret Ediyorum!

Malum evleniyorum. Davetiyeleri bir şekilde insanlara ulaştırmam lazım. Yurtiçi Kargo'yu çağırdım, geldiler verdim bir kaç davetiyeyi yolladım.

Bir gün sonra telefonum çaldı.
- Burak bey, Yurtiçi Kargo'dan arıyoruz. Kapınızdayız kimse yok.
- Ben Orkun. Kargoyu gönderen benim.
- Burak bey, ne yapalım, kime teslim edelim?
- Beyfendi, ben Orkun. Gönderen kısmında yazıyorum ben. Kargoyu ben gönderdim, Burak teslim edeceğiniz kişi, yanlış aradınız.
- Abi, bu adam Orkun diyor. Burak değilim diyor ben gönderdim diyor napiyim?

Bu noktada sanırım kendinden yaşça büyük ustasıyla konuşuyor padawan.

Telefona usta geçiyor:
- Orkun bey?
- Benim!
- Burak bey evde yok.
- Eumm, bırakın gidin kapıya. Davetiye o, sorun değil.
- Bırakamayız. İmza almamız gerekiyor.
- Tamam, sorun değil, ben yolladım onu. Bırakabilirsiniz.
- Olmaz. Müşteriler hep öyle diyor, sonra bizi şikayet ediyorlar. İçinde elmas falan oluyor bunların.
- Yahu incecik zarf o, davetiye var onda. Düğün davetiyesi o. Bırakın.
- Olmaz bırakamayız.
- Beni niye aradınız o zaman?
- Bir çözüm sunarsınız diye.
- Hmm. (Rengim yeşile doğru dönüp, kütlem büyümeye başladı) Ben bir daha sizinle çalışmak istemiyorum, davetiyeyi geri getirin, parasını da geri verin. Çözümüm bu.
- Olmaz. Geri getiririz ama paranızı geri veremeyiz.
- Peki. (Güzel bir düşünce bulup, kendimi sakinleştirip olayı baştan ele almayı tercih ediyorum) Zaman zaman gittiğiniz yerlerde pakedi teslim edemediğiniz oluyor mu?
- Evet.
- Ne yapıyorsunuz o zaman?
- Kağıt bırakıyoruz, gelip şubeden alıyorlar.
- Adınız nedir?
- Caner ben.
- Caner bey, prosedürünüz neyse onu uygulayın. İyi günler.