Film Eleştiri: Cengiz Han "Benim cici moğolum"

Lise çağımda tarihten HİÇ hoşlanmazdım, çünkü:

  • Orta Dünya'nın tarihi beni daha çok ilgilendirirdi.
  • Tarih kitabının arasına çizgi roman koymayı tercih ederdim.
  • Fen öğrencisiydim ve tarihten ÖYS'de puan alamıyordum.
  • Tarih öğretmenimiz tarihleri ezberlettikten sonra büyük ihtimalle akşam ne yemek pişireceğini düşünmeye daha ehemmiyet verirdi.
  • Tarih okumak, daha çok savaş tarihlerini ezberlemek demekti.
Bu bağlamda tarih dersini şu şekilde hatırlarım:

"Osmanlılar X yılında Y ülkesiyle savaştılar. Z antlaşmasını yapıp eve döndüler. A padişahı öldürüldü, B padişahı başa geçti, C ülkesine savaş açtı, D topraklarını alıp E antlaşmasını imzaladılar. A padişahı öldü oğlu F başa geçti, G ülkesi ayaklandı, H antlaşması yapıldı ve haritada şu parmakla gösterdiğim yer I imparatorluğuna geçti. J tarihinde, 5 gün 5 gece savaştılar, D toprakları bu sefer H ülkesine geçti. Matbaa geç geldi, bu yüzden aptal olduk. Avrupa çalışırken biz lale yetiştirdik, sarayda dansöz oynattık, feci geriledik. Tüm dünya bize kumpas kurdu, puştluk yaptılar."

Sonra büyüdüm.

Gerçek tarihin de Orta Dünya tarihi kadar zevkli olduğunu keşfettim. Tarih bilmenin "tarihleri ezberleme" ile bağlantılı olmadığını gördüm. Hayatta ÖYS'den daha mühim şeyler de olduğunu anladım (destur!).

Bir süredir, lise yaşantımda eksikliğini çekmiş olduğum tarihle haşır neşirim. Özellikle içinde "tarihler" geçen kitapları değil de, eski dönemlerde yaşayan insanların dünya görüşlerini, neyi niye yaptıklarını - eski uygarlıkları ve kültürleri, onların dillerini ve buna benzer günlük yaşamda etkili olan davranışlarını okumak büyük keyif veriyor. Mesela "yazı" nın, sadece ve sadece çiftçilerin muhasebe kayıtlarını tutmak için ortaya çıkmış olduğunu... A harfinin bir öküzü simgelediğini ve çivi yazısına geçiş sırasında o öküzün giderek A ya doğru çağlar içinde nasıl dönüştüğünü görünce bazı şeyleri daha kolay kavrıyorsunuz. (Evet, herşeyin başının para. Kaç öküzün var, oy kardeşim sen şunu bu taşa.)

Ha, film nasıldı? Kanlı Cengiz Han dünyanın yarısını ele geçiriyor. Hiç alakası yok; (Japon bir oyuncunun canlandırdığı) Timuçin çocukluğundan itibaren bir kız uğruna önce babasını kaybediyor, sonra kağanlığını kaybediyor, sefil bir çocukluk geçiriyor. Acıların çocuğu olarak oradan oraya sürükleniyor. Çocukluk arkadaşı kan kardeşi Camoka'nın yardımıyla kız arkadaşını kurtarıyor. Bir at uğruna kan kardeşiyle kan davasına giriyor. Yine yeniliyor yine yeniliyor. Feci başarısız oluyor. Hapislerde çürüyor.

Bir gün otlakta çocuklarıyla oynarken; "Ula bu moğolların çivisi çıktı. Ben bunları bir adam edeyim de görsünler günlerini" diye gaza gelip, atıyla bozkırlarda koştrup dünyayı fethediyor.

Film kopuk kopuk bir sürü maceradan oluşuyor - tek başına ordan oraya koşarken bir sonraki sahnede bir orduyla oradan oraya koşuluyor. Daha sonraki sahnede tek başına hapse dönülüyor - bir sonraki sahnede binlerce adamla tekrar savaşa çıkılıyor.

Ancak yine de bir şekilde, özellikle Amerika'lılara Moğol'lar nedir, nasıldır, Cengiz Han kimdir az çok bir şeyler anlatıyor.

Biz de, lale devrini bir bitirebilsek, kendimiz Kanuni nedir nasıldır gibi bir kaç yarı gerçek yarı uydurma film çeksek, uzak tarihimizi aklımızda canlandırabilsek diyorum.

Hiç yorum yok: